Zuhal'in Müzesi

Beyin fırtınası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beyin fırtınası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2011 Cumartesi

Beyin Fırtınası: Olumlu düşün herşey çok güzel olsun

Ne düşünürsek o gerçekleşiyorsa yandım ben. Yine eyvah yine eyvah!...

Hep kötüyü düşünüyorum bu sıralar yine.

***

''Secret''ı okuyordum bir zamanlar, kitap bitmeden iş buldum. ''Allah allah... var birşey, çok arzulamıştım bir işim olsun diye, oldu bak, kitap da bunun nasıl olacağını öğretmiş demek ki bana'' diye düşündüğüm oldu ama tam anlamıyla kendimi hiç kaptıramadım şu pozitif düşünme işine. Olmuyor bir türlü.

Olumlu düşünmek için de idman gerekiyor. Psikolog ve benzeri bilumum işle uğraşanlar(kuantumcular, metafizikçiler,eş dost, akraba, köşedeki esnaf, bilmem hangi köşenin yazarı vs.) öyle diyor. Acaba öğrenebilir miyiz olumlu düşünerek hayattan zevk almayı???  Denemiyor değilim ne yalan söyleyeyim. Az biraz uğraşıyorum.

***
Şu an aklımdan neler geçtiğine dair bir fikriniz var mı? Yok tabi. Nasıl bir düşünce sistemim var ki benim tam ''Oh çok pozitif bakıyorum hayata, pek bir mutluyum şu sıralar'' derken bir anda herşey Veli Göçer'in evleri gibi yıkılıyor.

Aynı gün, aynı saat, hatta aynı dakika içerisinde herşeyin hem olumlusunu hem olumsuzunu, her türlü olasılığını, olasılıkların da olasılığını düşünüp dünyayı kendime zindan eden bir karmaşanın içindeyim ben. Bazen hayattaki yegane nedenim bu karmaşadan çıkmak olabiliyor.

Bugün bir internet sitesinde okuduğum bir haberde ''Biz Türkler olumsuz düşünmeye alıştırılıyor muyuz?'' diye sorgulanmış. Evet belki de öyle, bilemiyorum. Çocukluğumun analizini yapacak kadar uzman değilim. ama bildiğim birşey varsa olumlu düşünmek bana da hiç yaramadı bugüne kadar. Hayal kurmak korkutuyor beni onu anladım. Ya gerçekleşmezse, ya istediğim gibi olmazsa, ya benim için iyi olmazsa...Ve daha birçok benzeri cümle. 

Hay lanet olsun hepsine...Olumlu olumsuz herşeye...

***

Bu yazıyı yazalı epey olmuş, taslak olarak saklamışım. KAYDI YAYINLA tuşuna basıverdim. Kötü mü ettim?

30 Ocak 2011 Pazar

Evdeki kurtarılmış bölgeden, salondan bildiriyorum



Evden kaçtım, salondayım...

Sıradan cumartesi...İşten yeni geldim. Gelmez olsaydım. Evin içinden tır geçmiş gibi. Bunu biz mi yaptık, iki kişi?  Engin ağlamaklı yüzümü görünce ''ben salona geçiyorum, hiçbirşey görmek istemiyorum'' tepkime cevap bile vermeden elektrikli ısıtıcıyı getirip kurulacağım koltuğun dibine yerleştirdi.(Mersinde klimayla ısınıyoruz ve salonda klima yok. Evdeki iki adet elektrikli ısıtıcı nerde istersek orada emrimize amade.)

 Bu evi kim düzene sokacak, zaten hava da yağmurlu, hiç bir iş yapma yan gel yat havası. Bizim ev de yan gelip yata yata bu hale geldi ya, o da ayrı mesele.

Ben kendimi salona kapatmış bulunmaktayım. İşte huzur...Dağınık ortamın insanda huzursuzluk yarattığı bilimsel bir gerçek. Eee dağınıklığa son verecek enerjimiz olmadığına göre evdeki tek kurtarılmış bölgeye kaçıyoruz. Salona...

Türkiye'de neden konutlar genellikle 3 oda 1 salon yapılır? Bizim gibi yaşayan diğer aileler yüzünden. Mimarlar bilmiyor mu canım oturma mekanı ile misafir mekanının aynı yer olabileceğini, açık mutfağın en ideal olduğunu, mutfağın yaşam alanı olmasını sağladığını. Hepsini gayet iyi biliyorlar. Ama adamlar interdisipliner çalışıyor demek ki; öncelikle antropoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi bilimlerden destek alıyor olmalılar ki evlerimizin planı 3 oda, 1 salon. Mesela benim gibilerin psikolojisi bozuldukça evin dağınıklığından kaçacak yeri olsun diye. Adı üstünde salon, 3 oda, 1 salon. Salon özel, salon cici.

Ortalama bir ailede en az bir çocuk olsa odalardan biri çocuk odası, bir oda ebeveyn odasıdır. Bir oda da diğerlerinden biraz başka bir boyutlu, sokak kapısına yakın konumlanmış bir şekilde yapılır ki işte o da oturma odasıdır. İçine küçük bir takım koltuk, televizyon ünitesi gibi belli başlı her şey sığar. Salon ise devasa...Koltuklar, uzay mekiğinde yerçekimsiz ortamda etrafta uçuşuyormuş gibi birbirinden bağımsız durur da durur. Korkudan poponu koyamazsın o koltuklara bir yeri leke olacak diye, üzerlerine örtüler yaptırırsın. Salonda 20 sene dursa eskimez merak etmeyin.

''Tek bir mekanda hem misafir ağırlanıp hem de günlük yaşanamaz mı?'' diye tartışır dururuz ya. Aslında ben de   ayrı odalar yapma taraftarı değildim. Ama birkaç sene önce kadınsal bir içgüdüyle olsa gerek bir oturma odası yapmalıyım fikrine kapıldım ve yaptım da. Aldım bir köşe takımı al sana oturma odası. Bir tarafına ben bir tarafına Engin uzanıyoruz akşamları,  biri daha gelse yer yok. Köşe takımı, televizyon bir de biz her akşam koltuğun döşemesiyle özdeşleşerek doğadaki yaşamımıza devam ediyoruz. Ortadaki sehpa da  nasibini alıyor tabi. Üzerindeki dergi, kitap, ilaç kutuları, mumluklar, bardak altlıkları, tarihi bir ayı geçmiş gazeteler ve benim bilumum el işlerim yüzünden çökme tehlikesiyle karşı karşıya.

Antropoloji bilimi de sağolsun, milletçe ortak huylarımızı nasıl da teapit ediyor;Türk kadını titizdir. Mutfağındaki koku eve yayılsın istemez, dağnıksa mutfağı görünsün istemez. Ama kendisi mutfakta vakit geçiriken evin diğer ahalisini unutur. Payşlaşımsız geçen saatler olarak kalır böylece mutfakta geçen saatler. Türk kadını misafirine çok özenir, en iyisini yapmaya çalışıır. O kadar ki kendi kullanmaya kıyamadığı yemek takımlarını hep misafirler kullanır. ''Aman efendim dost var düşman var, gelen gören ayıplamasın.'' Toplum içindeki tavırlarımız, yaşayışlarımız evimizi bile etkiliyor. Evin her yerini  bok götürür salon pırıl pırıl, şu an bizim evde olduğu gibi.
Ama farkındaysanız şu an burası benim kaçış noktam. Psikoloji biliminin  devreye girdiği yerdeyim şu an. dağınıklıktan huzursuzum, salona kaçıyorum.

Mimarlar diğer bilimlerden yararlanıyor olabilir demiştik ya işte salon ve oturma odasını da ayırmamızı sağlayan evleri bu yüzden yapıyorlar. Bu durumda çalışan kadın psikolojisiyle hareket ederek salon ve oturma odası ayrı iki mekan olarak düşünülmüş olmalı başka açıklaması yok. Evini temizleyemeyen hafta içi ölesiye dağıtan kadın hafta sonu ya da akşamları elaleme rezil olmasın diye herhalde. Zira şu an ki psikolojimi düşündüğümde böyle düşündüklerine eminim. Tam bir çaresizlik ve rezillik.

Gel gelelim bir de arkeoloji var bunu büyük ihtimalle mimarlar,  mühendisler düşünememiştir ama eğitimini almam çok işime yarıyor. Çünkü evlerimiz öylesine dolu ki birşey ararken küçük bir kazı çalışması yapmam gerekebiliyor. Bu da benim şansım :))

8 Ocak 2011 Cumartesi

Beyin fırtınası: Yerli dizi

Dizilerin özet bölümlerini ya tamamen kaldırsınlar ya da hiç olmazsa kısaltsınlar. İnsaf yani bir saat dizi özeti mi olur. Bir saat  özet,  iki buçuk saat de yeni bölüm... Beynimiz karıncalanıp karıncalanıp uyuşuyor. Allahım ne kadar zor bu dizi illetinden kurtulmak. Bana ve tüm dizi hayranlarına yardım et. Ayrıca ''Yaprak Dökümü''nün bitimine vesile olduğun için de sonsuz şükran...

Son günlerse gündemiin bir kısmını dolduran ''dizi süreleri azalsın'', ''çalışma koşulları düzelsin'', ''oyunculara bu kadar para verilmesin'', ''set emekçileri de hakettiğini alsın'' vs. gibi cümlelerin hepsi haklı cümleler. Ülkemizde, bir dizi oyuncuları bir de futbolcular bol keseden kazanıyor. Aman allahım ne paralar ne paralar... Kaç yuva geçinir o paralarla, ekonomi feraha çıkar. Ortalama dizi başına 30 bin lira alan bir oyuncuyu varsayalım. Kazandığı parayla kaç tane asgari ücret ödenir düşünsenize. Vay vay vay...Ne yatırım yapıyordur bu oyuncu milleti.  Biz de üç kuruş maaşımızla didinip duralım. Bir kast ajansına mı kayıt yaptırsam acaba?

10 Ekim 2010 Pazar

Kendi huysuzluklarıma dair...

Delirdim ben artık benden bir hayır gelmez diyerek inzivaya mı çekilsem, kenarda böööyyllle ezik ezik...

Kulağıma taktığım imitasyon küpelerin yara yapmasından çok sıkıldım. Diğer birçok kadın gibi rahat rahat herşeyi takıp takıştırabilsem  ya ben de.

Başım ağrıyor bu akşam, kafamı duvarlara vursam olur mu?

Havaların serinliyor olması canımı sıkıyor. Kuş olsak da göçsek ya bizde sıcak yerlere. Kuşlara bu kıyak niye Tanrım. hem uçabiliyorlar hem de kat kat giyinmek zorunda kalmıyorlar.

En son aldığım ''Evim'' dergisini kurcalayarak hatmedecek fırsatım olmadı bir türlü.

Zaman neden bu kadar acımasız ve hızlı ilerliyor. Yetişemiyorum. Belli bir yaştan sonra dondursak olmaz mı? Teknolojiyi,  gelecek nesillerin bizden daha rahat kullanacak olması haksızlık. Gelecek nesile bu yüzden gıcık oluyorum. Umarım sık sık elektrikleri kesilir onların da.

Bir boşluk var , onu bulup dolduramıyorum bir türlü.

Başka birşey yazasım yok, çok huysuzum, can sıkıcıyım, sıkarım, bozarım.